Liderlik Boşluğu ve Türkiye’nin İslam Dünyasındaki Stratejik Konumu
Yaklaşık iki milyar kişilik nüfusa, devasa enerji kaynaklarına ve kadim bir medeniyet mirasına sahip İslam dünyası, teoride küresel ölçekte etkili bir aktör olabilecek tüm unsurlara sahip. Fakat bu potansiyel, on yıllardır siyasi bütünlük, kurumsal dayanıklılık ve ortak vizyon eksikliği nedeniyle atıl durumda kalıyor. Mezhep temelli bölünmeler, dış müdahalelere açık devlet yapıları ve yapısal kırılganlıklar, İslam dünyasının ortak hareket kabiliyetini sınırlıyor. Bugün bu eksiklik, yalnızca siyasi liderlikte değil; bilim, eğitim, medya ve savunma gibi alanlarda da gözle görülür bir dağınıklık olarak kendini gösteriyor.
Bu çok katmanlı krizin merkezinde ise siyasi temsil sorunu bulunuyor. 1924’te hilafetin kaldırılmasından bu yana, İslam dünyası hem sembolik hem de fonksiyonel anlamda liderlikten mahrum. İran’ın dış politikası ideolojik çizgilerle sınırlandığı için bölgesel uzlaşı kuramıyor. Suudi Arabistan, son yıllarda reformist bir imaj çizse de, geleneksel statükocu yaklaşımından tam anlamıyla uzaklaşabilmiş değil. Mısır ise, iç siyasi istikrarsızlık ve ekonomik darboğazlar nedeniyle bölgesel etkisini büyük ölçüde kaybetti. Öte yandan, İslam İşbirliği Teşkilatı (OIC) gibi kurumlar, bu boşluğu doldurmaktan oldukça uzak; kriz anlarında alınamayan net tutumlar, bu tür yapıların meşruiyetini zayıflatıyor.
Bu tablo içerisinde öne çıkan aktör ise Türkiye. Hem tarihsel mirası hem de son yıllarda izlediği proaktif dış politika ile Türkiye, İslam dünyasında giderek artan bir ilgi ve beklentinin merkezi haline geliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde yürütülen dış politika; yalnızca Batı ile ilişkileri yeniden tanımlamakla kalmadı, aynı zamanda Türkiye’yi Afrika’dan Güney Asya’ya, Balkanlar’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan bir kuşakta “temsil” gücüne sahip bir aktör konumuna taşıdı.
Filistin meselesinde Birleşmiş Milletler düzeyinde yürütülen diplomatik girişimler; Arakan, Doğu Türkistan ve Somali gibi kriz bölgelerinde Türkiye’nin gösterdiği insani duyarlılık; uluslararası kamuoyunda Türkiye’yi yalnızca bir devlet olarak değil, bir “vicdan” temsilcisi olarak da konumlandırıyor. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA), 2024 sonu itibarıyla yalnızca Afrika’da 11 yeni kalkınma ofisi açtı; toplam yardım hacmi 1,2 milyar doları geçti. Bu, Türkiye’yi Çin ve ABD’nin ardından kıtada en fazla insani yardım sağlayan üçüncü ülke yapıyor.
Savunma sanayi ise Türkiye’nin stratejik güvenilirliğini pekiştirdiği bir başka alan. Baykar, ASELSAN ve Roketsan gibi şirketlerin geliştirdiği yerli savunma teknolojileri, sadece iç güvenlik kapasitesini artırmakla kalmadı; aynı zamanda Katar, Azerbaycan, Pakistan, Endonezya ve Türkmenistan gibi ülkelerle kurulan askeri iş birlikleri sayesinde Türkiye’yi bölgesel güvenlik mimarisinde kilit bir oyuncu haline getirdi. Savunma Sanayii Başkanlığı’nın 2025 ilk çeyrek verilerine göre, Türkiye’nin savunma ihracatı 6,3 milyar dolara ulaşarak tüm zamanların rekorunu kırdı.
Ekonomik göstergeler de bu diplomatik ve stratejik yükselişi destekliyor. IMF’nin Nisan 2025 Dünya Ekonomik Görünüm raporuna göre, Türkiye’nin 2024 yılı Gayri Safi Yurt İçi Hasılası (GSYİH) 1,24 trilyon dolara ulaştı. Bu, Türkiye’yi Suudi Arabistan (1,33 trilyon $) ve Endonezya (1,51 trilyon $) ile birlikte İslam dünyasının en büyük üç ekonomisinden biri yapıyor. İstanbul Finans Merkezi’nin açılmasıyla birlikte, Körfez sermayesiyle kurulan ilişkiler derinleşti; 2024 sonu itibarıyla yalnızca BAE merkezli fonlar tarafından Türkiye’ye yönlendirilen yatırım miktarı 9,6 milyar dolara ulaştı.
Yumuşak güç unsurları da göz ardı edilemeyecek seviyede. Türkiye Bursları programı çerçevesinde 2024’te 180 ülkeden 19.000 öğrenci Türkiye’de eğitim aldı. Bu öğrencilerin büyük çoğunluğu Afrika, Orta Doğu ve Güney Asya ülkelerinden geliyor. Ayrıca, TRT World, TRT Arabi ve Anadolu Ajansı’nın Arapça, Fransızca, Svahili ve Urduca içerikleri, Türkiye’nin medya etkisini küresel ölçekte genişletiyor. Arap sosyal medya analiz platformu SocialPalestine’ın 2025 raporuna göre, Türkiye; Mısır, Suudi Arabistan ve Fas’ta genç kullanıcılar arasında en çok takip edilen yabancı ülke konumunda.
Tüm bu gelişmeler, Türkiye’yi yalnızca kendi çıkarlarını gözeten bir ulusal aktör değil, aynı zamanda İslam dünyasında “kolektif temsil” iddiası taşıyan bir lider adayına dönüştürüyor. Tunuslu siyaset bilimci Dr. Hichem Marzouki’nin ifadesiyle, “Türkiye, ümmet fikrini romantik bir ideolojiden, stratejik bir kapasiteye dönüştürüyor.”
Ancak bu yükseliş, zorluklardan azade değil. Türkiye hâlâ yüksek enflasyon, gelir dağılımı eşitsizliği ve siyasi kutuplaşma gibi iç sorunlarla boğuşuyor. Ayrıca, ABD, Rusya, Çin gibi büyük güçlerin nüfuz alanlarına müdahil olmanın getirdiği jeopolitik riskler, Ankara’nın dikkatli bir denge siyaseti yürütmesini zorunlu kılıyor. Ortadoğu’daki istikrarsızlık, Gazze’deki gelişmeler ve İran-Suudi rekabetinin dinamikleri de Türkiye’nin hareket alanını zaman zaman daraltabiliyor.
Yine de Türkiye’nin tarihsel devlet tecrübesi, kurumsal kapasitesi, askeri gücü ve kültürel sermayesi bu zorlukları aşma iradesini destekliyor. Artık mesele yalnızca “güçlü olmak” değil; bu gücü nasıl kullandığıyla ilgili. Türkiye’nin önünde iki yol var: Ya bölgesel ölçekte sınırlı etkili bir güç olarak kalacak ya da İslam dünyasında koordinasyon, temsil ve stratejik dayanışmayı mümkün kılacak yeni bir vizyonun taşıyıcısı olacak.
Bu noktada mesele artık bir ihtimal değil; sahadaki verilerle desteklenen bir olasılığın yönetimi meselesi.
Türkiye sadece yükseliyor mu, yoksa tarihsel bir sorumluluğun eşiğinde mi?
“Güç, onu nasıl kullandığınla anlam kazanır; yönü olmayan kudret, yalnızca gölgedir.”
Kağan Arda